
İnsan bazen neye ihtiyacı olduğunu bilemez. Ne yöne gideceğini de. Bildiğini zanneder fakat asıl ihtiyacı tam olarak saptayıp taşları yerli yerine koyma konusunda emek vermesi gerekir. Parçalarını keşfeder. Bu önce zihinsel; düşünsel ardından bu konulara şamanik yolculuklar yapmak; yolculukları yazmak; tefekkür etmek tefekkürleri yazmak, yahut yola çıkmak ve yine yazmak… Neden? Çünkü herkes benlikli, kendilik halini tamam etmiş olarak gelmiyordu bu aleme ve bu nedenle tamamlanmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bu eksikliklerimiz de yolun kendisini oluşturmaya başlıyor. Kader parçaları, taşları arayıp bulup tanımladıkça aşikâr oluyor. Bu pek çok konu için de böyle… Arayan buluyor, bulamayanların da olduğu oluyor. İnsanın kendini tanıması adına yollar kurulmuş, kendinden kendine. Şahsiyet kazandıran yollar. İnsan-ı kâmil olma yolları, bizim kültürümüzde oldukça önemsenen bir konu. Genele yayılan Hz. İdris Peygamberle felekler ilmi; Astroloji, başka disiplinlerle birleşip ortaya konan “Human Design” gibi yöntemler kendimizi tanımak üzere katkı olabiliyor. Bazen aradığımız kendimiz olduğu kadar bir duygu da olabiliyor, bir eşya ya da işle ilgili bir netlik ya da eşle. Her ne olursa olsun, arayan aradığını bir insanda insanla buluyor. Bu bazen birinin yaşadığı bir kurgu şablonu dahi olabiliyor. Bu çok katmanlı oluşumuzdan ileri gelen ve yüklenilen kayıtlardan ileri gelen bir karmaşa söz konusu, her şeyi bilince çıkarıp kimin neye ihtiyacı varsa netlikle bunu bulup vermekle çözüm olmayabiliyor. Ah sihirli insan! Kurgusal formlar… Neticede herkesin tekâmülü tıpkı parmağının izi gibi kendisine özel ve biricik. Herkesin birbirine katkısı da sebepler dairesinde biricik. Bazen sadece kendimiz için yaptığımızı sandığımız bir hareket, bir tefekkür, bir keşif bir başkasının duasının yerine gelmesi için de olabiliyor. Bunun için görev veriyor bilinçdışından Yüce Allah. Onun hikmetinden sual olunmuyor. Her ne durumdan olursa olsun bizi her bakımdan şüphesiz geliştiriyor ve an be an bizden işliyor her şeyi. Şayet kendimizi manipule ede gölgeler, jokerler yok olunca; ki bu en çok çocukluk halimiz yahut da yeniden çocuk gibi saf olduğumuz haldeyken aşikar oluyor.
Bizden işleme hâli; durumda kuantum dolaşıklık, çok katmanlı oluş hâli bizleri farklı haller ve hislere sevk edebiliyor. Asıl ihtiyacımız sandığımız şey bizim ihtiyacımız olmayabiliyor. Bugüne ait sandığımız bir his bugüne ait olmayabiliyor. Bilen alan, dediğimiz alanda her şey her şey aşikar. Bunu şimdi bilimsel birçok makalede görsek de bu toprakların arifleri, pîrler atalarımız bunu hâli ile ifade eder; susarmış fakat bir yandan da anlatmış; Tıpkı Hz. Mevlana’na gibi. Susmayı öğütlese de görüyor ki gönül lisanınca da anlatıyor bir yandan da yeni bir şey söylemek lazım, diyordu. Kaç katız kaç kişiyiz yine Mesnevi 410’da ifadesinde bunu görüyoruz. 408; ile ne der? “Yazı esnasında yazanı görmeyen, yazının kalemden olduğunu zanneder.”
Bu hâli başka kıssalardan şöyle de keşfederiz. Bir gün Hz. Ali eve gelir. Hz. Fatma hastadır. Sorar; “Ya Fatma bir isteğin var mıdır? Canın bir şey ister mi?” Hz. Fatma cevap verir; “Var ol Ya Ali. Canım nar çeker.” Hz. Ali bunun üzerine nar almak için çarşıya gider. Narı alıp çarşıdan dönerken yolda gördüğü hasta bir adam görür ve adama bir isteği olup olmadığını sorar, adam Hz. Ali’nin elindeki narı görünce “Nar,” der. Hz. Ali, Hz. Fatma’yı düşünür fakat adamın hasta halini görünce dayanamaz narı uzatıp ona verir. Hz. Ali düşünceli düşünceli eve döner. Eve varınca Hz. Fatma’ya olanları anlatır. Hz. Fatma şöyle der, “Ya Ali benim canımın isteği az önce geçti, sağ ol, var ol,” der. Bu rivayetle bize Hz. Fatma’nın canının neden nar çektiği aşikâr olur. Hz. Fatma o adamın isteği giderilmesi üzere adeta bir başka açıdan görevlendirilmiş gibi olabilir mi? Hz. Fatma, Hz. Ali üzülmesin, diye öyle söylemiş olabilir mi? Cevap hepsi olabilir fakat neticede buradan alınacak bir hisse vardır. Ne olursa olsun can bu, nar isteği geçmiş vazife yerine gelmiş, olsa da bu yüce gönüllülüğü Allah’ın karşılıksız bırakmayışı, hediyesi kıssanın devamında şöyle gelir; Hz. Ali, durumu çoktan kabul eden Hz. Fatma’ya bir dahaki sefere getireceğini söylerken kapı çalar. Gelen Hz. Ebubekir’dir. “Ya Ali buyur,” der ve bir çanta uzatır ve “bu senin,” “Nerden geldi?” diye sorar Hz. Ali. “Hz. Allah’tan,” der Hz. Ebubekir. Hz. Ali çantayı açar içindeki narları görünce önce şaşırır ardından oturup saymaya başlar. Toplamda dokuz nar görünce “Al bunları Ya Ebubekir şayet Hz. Allah’tan olmuş olsaydı on tane olurdu” der. Hz. Ebubekir bunun üzerine diğer eliyle arkasında sakladığı narı da uzatıp “Buyur Ya Ali,” der. Hz. Ali bu sefer kabul eder. Bizlerin kıssalarında, menakıbnamelerinde kâinatın işleyişi, kuantum alan, dolaşıklık doğamızın benzersiz işleyişi ve evrensel yasalar, hediyeler, kutsamalar açık ve anlaşılır bu şekillerde anlatılır. Kuantum alandan boyut bilincine pek çok durum rivayetler üzerine sıcacık gönüllerden gönüllere aktarılır. Özellikle nefeslerde çok açık görürüz bu işleyişi. Rivayetler, hikâyelerle farkındalık oluştukça hayatı okuma yönünde beceri geliştirerek kavramaya başlarız özlü sözleri, deyişleri ve geçmişin sandığımız menkıbelerin bugünün ifadesi olduğunu. Aynı bilinç içinde salınırız. Bağlantıları kurarız, anlarız, idrak ederiz. Bu bağlantıların olması, olan bilginin ilham olması için zaman ayırmak ve boş bir oluş halinde olmak mühim. Senden işleyen şahit olmak, tecelli edeni izlemek, lahit olmak, zuhuratı fark etmek için…
Bu alana dair en çok oruç ibadeti eğitici olmuştur. Bir süre oruç tutmaya başladım. Ramazan ayı dışında. ihtiyacımız sandığımız şeyin ötesinde ve öncesinde ihtiyaçlarımızın olduğunu ve Yüce Allah tarafından nasıl bilinip görülüp karşılandığına o zaman şahit oldum. Bir şey söylemeye gerek yoktu, zaten bizim de haberimiz yok çoğunlukla kendimizden ve gerçek ihtiyaçlarımızdan. Fakat her şeyi bilen ve bizim dahi bilmediğimiz önceliğimizi, ihtiyacımızı gören Allah her şeyi en ince ayrıntısına kadar görüp tamamlıyordu. Şahit olup, yargısız ve sadece oluş halinde olduğumuz bir alanda bu durum kendiliğinden yaşanıyordu. Bilgi, oluş, fikir, düşünce ne ise ihtiyaç bir şekilde tamamlanıyordu. Efradını cami ağyarını mani olması adına sanatta da durumun farklı olmadığına değinmek isterim. Sanatsal çalışmalar ve ibadet konusunda ne alaka diye düşünebilirsiniz. Durum farklı görünebilir. Henüz tanımlanmamış bakış açılarından ileri geliyor bu durum. Oruç almadan, yemeden irade göstermek; iç ateşin arındırmasıyla yukarı çıkarmak üzere saf bilinci ifade ediyor. Birinde sadece hakla, diğer tarafta dolaylı halkla (bireysel ya da kolektif bağlantı) oluyor. Yaşamın içinde sanatta vermek üzere bir irade ve sevgi saygı emek göstermekle bağlantı kuruluyor ve her şeyde bu aşk, şevk ateşi yukarı ışıyor; halktan halka ışırken hakka yol oluyor. İçten de olsa dıştan da olsa neticede daima ışık, berrak bir zihin, temiz niyetler ve emek ile oluyor. Kimi kendinden vererek, taşıyor kimi önce dolup sonra taşıyor, netice sanat da insanı duygu, düşünce estetik yaratıcılık hissi, kayboluş buluş, kendilik konusunda tamam etmesi üzerine tamamlıyor. Allah tamamlıyor, Allah işleyerek sanatla tamamlıyor, hizmetle tamamlıyor, her ne yapıyorsak lâlettayin yerine oruç ve diğer ibadetlerde olduğu gibi Allah rızası gözeterek yapınca başka başka bakış açıları aşikâr olup açığa çıkıyor. Ne güzeldir her dem senden daha iyi bilenin olduğun bilmek. Belki o an istediğin verilmez ama emin ol asıl ihtiyacın sunuluyor. O da en güzeli… Seni senden iyi bilenin olduğunu bilip teslim olmaya daima şükür.
Neticede biz kaç beden olduğumuzu bile göremeyebiliyoruz. 38,40 beden olmak değil kastettiğim. Bizim sandığımız bedenlerimize söz geçirmek konusunda dahi bir disiplin, farklı bir görüş istiyor beden. Bedenimiz; toprağımız, güneş, ay, yağmur, zaman, rüzgâr ve yemek ile beslediğimiz bedenlerimiz aynı unsurlardan aynı zamanda eksiliyor da. Kendimizin sandığımız bu unsurlar; bilgi, bilinç, meleke, hafıza beden toprağımızdan zamanla eksildiğinden bu değirmene daima katmamız gereken güzelliklere ihtiyaç duyuyoruz. Bütün bunlar tekrarlarla devam edilmeli gerektiğini öğretiyor süreçle. Neticede her gün yemek yiyor, her gün uyuyoruz. Bunlar sağlıklı bir yaşam için olması gereken temel tekrarları; rutinlerimizi oluşturuyor. Bilinç açısından olana hazır nazır olmak; duygu açısından da sağlıklı beslenmeye özen göstermenin bize iyi geldiğini anlıyoruz. Özellikle rutinler konusu önemli. Maddede gıda, gece nasıl yediğimiz besinler yeni bir cilde dönüşüyorsa manada da nezaket, güzellik ve sanatla iç içe olduğumuzda; bedenimizde, ruhumuzda o latif manalarla beden, ruh can buluyor, besleniyor. Manada özellikle sanatla eksildiğimiz yerler tamamlanıp bereketlenip çoğalıp taşıyor. Alanın torağı, bilgisi var oluşu bilincimizi tazeliyor, tamamlayıp bereketlendiriyor. Bire, bütüne kolektife yüksek bilince katkı oluyor. Donup kalıplaşmış zihinsel form ve davranış kalıplarından bizi özgürleştiriyor. Allah’ın şifa, estetik, güzellik, yaratıcılık, esmalarını birbirimizden hem aksettiriyor hem seyrettiriyor. Sıfatları, Zatı bütün bunları canlı ve dirimsel bir alanda yaşamak sönümlenmeyen bir alana şahit olmak bize devam etmenin sihrini gösteriyor. Yıkıcı zihinsel fikirler, negatif oluşlar, pasif çekimserlikler, yapıcı ve neşeli gülüşlerle yok olur ve ruhun bedendeki sessiz esareti, Allah’ın neşvesiyle doğan hikmetlerle aktif cesarete dönüşüyor.
Daima gelişmeye açık olan ve o alanda bulunan akıl, beden, zihin, melekeleri canlı tutuluyor. Bütün becerileri aktif kullanabildiğimiz zaman olumlu, duygu düşünce ürettiğimize şahit olunuyor. Güzel duygular, aşk, sevgi, azim, muhabbet, çalışkanlık, neşe, her üretimde canlanıp bereketleniyor. İlimle… “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır,” der atalarımız. Öz kültürümüzdeki ve dünyadaki diğer ilim ve bilgileri de göz önüne alarak… Kitaplardan bu yana ilimle, sanatla zanaatla devam ediliyor. Sanat… İlk mağara çizimleri mi? İlk davulla dans mı?.. Hayatın kendisi mi sanat? Doğa mı? Anda oluş mu? Yeni bir şeye sanat diyebilir miyiz? Ya da güzel bir şeye? Başlı başına var oluşun kendisi sanat. Hayat sanat.
Bizler de sanat eseriyiz Yüce olanın. Hem sanatın içindeyiz hem sanatı üreteniz. Bizler baktığımız şeylerle etkileşime geçtiğimiz için iyiye, güzele, cemâline baktıkça o hâli büyütüp o hali yansıtıp o hali kâinata ve ilişki kurduğumuz herkese izlenim olarak adeta manadan bir kopya form olarak aktaran, bunu da hiç farkında olmadan yapan muhteşem bir doğaya, yeteneğe sahibiz. Bizler birbirimize baktığımız alanda iletişim kuruyor ve uyumlanıyoruz. Bu nedenle olumsuz haberler, duygulara odak verince o alandaki aşağı kattaki duygular uyanıp canlanıyor. Bir de bakmışız sevmediğimiz bir hâl ile temas ediyoruz. Bizlerin bilincini sanat yukarı katlara taşıyıp çıkarıyor. Birçok hâl yaşadım. Birçok pratik denedim ve bütün bunları teslimiyetle ve gelen kitapları değerlendirmekle keşfettim. Kendimi aradım durdum, bir buldum bir unuttum, tekrar tanımladım tekrar ve tekrar… Elbette hayat önüme inanılmaz güzel anahtarlar, kapılar, insanlar hocalar çıkardı, her koşulda hayat destekledi. Yemek yiyemediğim zamanlar oldu, her şeyin aşikar olduğuna şahit olmak kolay değildi. Normal ve sırada gibi görünen her şeye; şahane bir tablo içindeyiz. Nasıl tarif etmeli, adeta havayı su gibi hayal edin, boşluktan ziyade bir varlığı olan alan hava; hava boş değil, hayatla, hayatlarla dolu. Biz de bu hava alanının içinde bu hava alanı içinde müthiş bir teknoloji var konuşunca birbirimizi anlıyoruz. Denizde Yunus balıkları dalga frekanslarla iletişim kuruyor bizler de havanın içinde başka bir teknoloji içinde bağdayız. Yaşadığım evreleri tek tek anlatmayacağım. Fakat çok sevdiğim denize bakamıyordum. Dünyaya ait her şeyin göründüğü gibi olmadığını görüyordum. Her şey yeniden tanımlandı. Kıymeti bildirildi. Elimizdekilerin kıymetini bilmeliyiz. Şükretmeliyiz. Sevmeliyiz, saymalıyız. Hayatın kendisi sanat. Zevkle, severek yaşayan da sanatçı olabilir mi?
Her şey bu dünyadan ayrılacağımız için geçici deniyor. Aslında her şey anda hemen geçiyor. Hava yanı sıra dalga frekans içinde yüzüyoruz. Bir şeyi normal ve katı olarak algılamanın ne kadar kıymetli olduğunu anlatamam. Namaza da bu sayede başladım. Zaman yok, mekan olunca ve herkesin birbirine ne kadar yakın olsa da uzaysal uzaklıkta olduğunu anlayınca dehşet bir teklik keşfi gelgitleri… Beden… En değerli mabet… Bir insanla konuşup sizi duyması, cevap vermesi, görmesi olağanüstü bir mekanizma, tabi bunu duygusal bir insani yanla söylüyorum. Galaktik boyutta Peygamber, Erenler, Evliyalar, Yol göstericiler, Hızır bilincinde olan bilinç boyutlarımız için elbette böyle şeyler pek duygusal konular. Vesselam namazla yeniden tanımlandım. Şekle girdim, zamana girdim, mekana girdim. Mış gibi. O zamana değin de tüm spritüel çalışmalardan sanırım nasibimi alıp İslamiyet’e terfi ettim. Bütün bu iyisiyle değişikliğiyle olan tüm halleri farklı disiplinleri de yaşayan biri olarak kendimi zaman zaman çok yorgun hissettim. Sadece tek bir bilinç pusula idi Kuran. Sadece O’nunla konuşabiliyor başka herkesin perdesince idrakte oluşa tanıktım. Tüm halleri, en insan odaklı ve en anlaşılır şekilde deneyim odaklı yaşayan bir yanım yine şükürler olsun kitaplarla kendine yoldaş bulmuştu. Değerli Dr. Mustafa Merter’in Dokuz Yüz Katlı İnsan ve Psikolojinin Üçüncü Boyut Nefs Psikoloji kitaplarıyla bulunca şükrettim. Çok şükür bu çeşitli haller konusunda yalnız değildim. Onun da çeşitli disiplinlerdeki bilinç hallerini yaşamasının yanı sıra bunu bir doktor olarak aktarması beni daha da sevindiriyordu. Bu sevinmeme sebep olan bu yalnız olmama duygusu. Bilincime göre bir izah, oluş yaşayan, deneyimleyen bilinçlerle hemhal olma hali… İşte nasıl bir şeyse bu duygu da insanı tamamlayan büyük bir parça. Bu bir kitap bu bir söz gibi olsa da hem madde hem ışıktan bir şey. Her neyse. Dr. Mustafa Merter ibadetin sağladığı olumlu dengeleyici bilinç hallerine ışık tutuyor ve bizlerin hangi katmandan nasıl etkilediğine dair izahlarıyla rehberlik ediyordu.
Her sabah Allah bizden işlemek üzere Allah’la uyanıyoruz. Her sabah şekle giren; fakat katılaşmış gibi görünen dünya hakikatte akışkan canlı enerjilerden ibaret olan fantastik bir alemde ortak bir rüyayı normalleştirmeyle gerçekliğimizi kuvvetlendiriyoruz. Nur (kuantum) boyutunu anlamak… Hak boyutu… Bizler benzersiz ve muazzamız ve herkes birbirinden bunu saklıyor, sakınıyor, sırlıyoruz. Bazıları bilse unutuyor bazımız her dem hatırda yaşıyor bazılarımız halk boyutunda görüyor bazılarımız hak boyutunda yaşıyor. Sanırım bu eşsizliğimiz Kâbe’de herkes birbirine selam ettiğinde aşikâr oluyor. Şükür tasavvufta nur boyutunu anlayabildim. Ve oluş ve bozuluş olarak ifade edildiğini öğrendiğimde biraz daha yaşamı algılama ve idrak etme aşamasında yine yalnız olmadığımı ve parçaları birleştirme konusunda yol almıştı idrak; el-Kevn ve’l-Fesâd.
Benzer görüş biçimlerini Carlos Castaneda da kitaplarında ifade ediyordu. Bu durum bilincimizde kendi içimizdeki katlardan hangisindeysek o kattan yaşamak, ilhamlar ilgili alanda olmakla da ilgili olabiliyordu; alemi seyrettiğimiz kat /nefs mertebesi tesirinden algılıyorduk. Dışarda olanın algılamayı içerden radyo frekansı gibi eşleşmesiyle bağlantı kuruyoruz. İç dışarıya dışarısı içeriye etki ediyordu. Bir açıdan da bilinç ve bilinçdışı arasında daima şahit olarak bir de bu açıdan iki kapılı bir handa gündüz gece gidiyoruz…
Hakikat, şahitken zuhur ediyor. Bir diğer ifadeyle şahitken hakikatin zuhur edişine tanık olunuyor. Özdeşsek başka örneğin mutluysak her şeye daha bir ılımlı ve hoş karşılayan bir ruh halinde oluyoruz, amenna o an gerçekliğimiz o, önemli olan o güzel an oluyor ve çoğunlukla yüksek frekansta olunduğundan o anlar diğer her negatif her şeyi nötralize ediyor. O denli üst katlarda ki bilincimiz olanın geçiciliğini bilip kendini korumaya da alabiliyor. O ana şahitsek o anı anlatmak da isteyebiliyoruz. Oluşunu gördüm ya hu! derce bir sevinç kaplıyor içi, onca perdeler arasından ayan olan bu hâline yeniden aşık oluyorsun.
Herkes özellikle de tasavvuf alanında, şifa alanında, müzik, resim ve vb. sanatla ilgilenenler şahittir, şahitliğin gücüne. Bir anne de şahittir sanırım yavrusu büyürken haline; sanat eserine. Hayatın her alanında olduğu gibi öğrenilmesi gereken bilgileri öğrenince daha kolay oluyor her şey. Bu kâinatın yasalarını bilmek de yaşarken işimizi kolaylaştırıyor. Farklı gerçekliği bir an için herkes aynı anda görse durmadan dua edip hayran olmaktan bu ışık ışık dalga dalga su su sicim sicim inanılmaz dünyayı keşfe doyamaz olur adeta. Ve herkes görse bir şeyler yaparken, daha dikkatli olur çünkü nasıl kaygan bir alanda olduğumuz, oluş bozuluş içinde bir gerçeklikte ilerlemenin ne denli himmet istediğini, yol almanın kolay olmadığını, dikkat, konsantrasyon ve yaşam gücü istediğine şahit olsa insanlar daha sakin, sessiz olabilirler. Bizler uzak olsak da gezegen gezegen bir yandan da bu oluş hali içinde çok geçirgeniz ve her an kulaktan, gözden, kalpten mayalanıyoruz. İzlediğimiz, dinlediğimiz yediğimiz, okuduğumuz her şey bizi an be an besliyor, etkiliyor çünkü bu uzaklık ancak bu şekilde aşılır sanırım.
Bu durumun iyi yanı baktığımız, yediğimiz, duyduğumuz her şeyden etkileniyor olabiliyor olmamız. Rezonans Kanunu kitabını sanırım herkes okudu. Nasıl birbirimizle rezone olduğumuzu iyice öğrendik, doğrusu yeniden hatırladık. Birbirimiz ve kâinat için ne kadar önemli ve sorumlu olduğumuzu yeniden hatırladık. Asıl sanat eserinin yaşamımızın kendimiz olduğunu hatırladık. Hz. Mevlâna nasıl ifade ediyordu bunu; “Gül düşünürsen gülistan olursun, diken düşünürsen dikenlik.” Bilmekten ziyade bunu hissetsek, ona göre yaşama ihtiyacı hasıl olur. Hissetsek gül düşününce gül kokusu geldiğini, diken düşününce diken battığını, diken düşünmek ister miyiz? İstemeyiz.
Bazı şeyler öğrenebildiysem ne güzel, bütün bunları kendime hatırlatıyorum çünkü hatırlamaya daima ihtiyaç var. İnsan cihat halinde olmalı daima nefsiyle, neticede bildiklerimizle oturup kalmak yerine devam etmeli ifade etmeye. Ne kadar biliyorsak o kadarıyla ve üzerine katarak daima. Çünkü diyor hadiste; “Bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir.” Yola çıkalım, kervan yolda tamamlanıyor. Önemli olan kervanda olup olmadığımız. Biraz “Sefer mi zafer mi?” biraz da “yeni bir şey söylemek,” meselesi bu aşamada yol gösterici oluyor.
Yüce Allah bizi aşkın bilinçdışından daima bizi bizimle mayalıyor, gelişmeye davet eden çağrılarda bulunmaya devam ediyor ve insanı yetiştirirken her şeyi ustalıklı yapan hale getirip sanat eserini üretirken ürettiriyor; hâl ve davranışlarımızla ya da bir eserle. Muazzam deneyim yaşatıyor ve bu sürprizlerle dolu süreçte olmak sanırım kervanda olduğumuz anlamına geliyor, kolay olmasa da, teslimiyette olmak bir kolaylık sağlıyor.
“Vazifede miyim?” diye soruyorsun? Dengedeysen, yapman gerekenleri yapıyorsan, alandaysan, sahadaysan, kervandaysan hayattaysan vazifeni yapıyorsun. Hayat yaptırıyor… Filmlerde bunu bunu görüyoruz; kendi yolculuğunu yaşamak da vazifenin ta kendisi olabiliyor. Yüzlerce kurgu, mitoloji, masal, hikâye insanın doğası ve arketipleri; ayan-ı sabiteleri; “Kahramanın Yolculuğu” kurgusuyla işleniyor. Kendi hayatımızı bu kurguda ele alıp fark edip hareket geçme noktasında teslimiyette oldukça, hâlihazırdaki kurguya nazikçe icabet ettikçe vazifedeyiz. Yani gelen davete icabet edince gelişime açık olan tekâmül yolculuğunda ilerlemeye devam etmemiz; gereken yere kılavuzlanıp elimizi taşın altına koymamız vazifemizi gerçekleştirmek anlamına geliyor. Bunu bir de iyi ve güzel sakince yapabilirsek ne güzel, ne güzel amel işlemiş oluyoruz. Kâinata da bu yaşanmışlığı tüm kurgusuyla teslim edip yola devam edebiliyoruz. Hazır yaşanmış, hazır bir kurgu, başka bir sureti için bir maya oluyoruz. Hayata katkıyız. Aşk gibi her dem taze bir oluşla devam ediyoruz o zaman; çünkü yaşıyoruz capcanlıyız tüm heyecanıyla yeniyi karşılamak, acının içinden geçmek, daima keşfetmek… Akarsu gibi akmak… Davete icabet ettikçe yaşıyoruz ve yaşarken de vazifemizi yapabiliyor oluyoruz. Öğrenmeye devam ettikçe gelişiyoruz her bakımdan sonunda ebedi aleme de davet gelecek, öğrenerek gelişiyoruz. Bu maceranın tadını çıkarmaya gelişerek devam etmek güzel.
Hayat bizi bir yere davet ediyorsa, orada gelişmemizi isteyen bir bilinçdışından veril bir yön var, öğrenmemiz gerekenler var, anlamına geliyor. Bu basit. Elbette bazen de birileri, bir şeyler tarafından çağrılmış ve orada bir şeyleri tamamlamak üzere de görevlendirilmiş olabiliyoruz. Bilinç alanı olmak ve tutmak…. Önemli olan yolculuk. Hayata katkı olacak pek çok yol var. Ne olursa olsun her şey ilişkilerle tamamlanıyor. Neo olmasaydı, Morpheus’ta kendini gerçekleyemezdi ve o düzlemde birleşip bizi, kendini ve dünyayı tek bilinçte buluşturamazdı. Taptuk Emre olmasaydı Yunus Emre olmayacağı gibi. Bizler ilişkilerle var olup kendimizi tanıyoruz. Ayette ifade edilen ilgi ve alakadan yaratılmış halimiz bizi daima besleyen büyüten bir hakikat. Bu bize bildirilmiştir. Bu alanda bilince çıkmak isteyen konular içinse yine bizimle bilinçdışından iletişim kuruluyor. Algılayacak berraklıkta bir zihin, ifade edecek zinde bir beden… Öyle görünüyor ki öz bilinç bu alana uyanık olmaktan doğuyor.
Şahit olmaklık isteniyor, ifade etmeniz isteniyor. Matrix filminde Neo’ya sunulan kırmızı hap mavi hap gibi, bize daima hayat seçenekler sunuyor, bir yandan aslında bizimle ilgileniliyor. “İlgi ve alakadan yaratıldın, hâlâ an be an yeniden ölüp yeniden doğup yeniden yaratılıyorsun.” An be an yolculuğa davet ediliyoruz. Bu çağrılar bizi daima bir sonraki aşamaya hazırlayacak içerikler oluşturup sunuyor. Senin deneyim birilerine aktarılıyor. Çünkü bütün bunlar insan olmamız için geliştiren devinimler. Bu çağrılar bir eğitimle, bekarsak evlilikle, çalışmıyorsak iş, tatil ya da hepsinin tam tersi yönünde davetler olabiliyor. Bir buluşla bir kayıpla… Neticede bu çağrıya “evet,” dersek yaşayacağımız deneyim bizim için yepyeni bir deneyim alanı, keşif, devran oluyor ve tamamlayıp sonraki aşamaya geçmek için gereken donanıma eriştiriyor. Allah nurunu tamamlamak istiyor.
Kuantum alanda da bilincin genişlemesi, deneyimlenmiş kaydın oluşmasını sağlıyor. Kâinat daima bu işbirliğinde olmamızı istiyor; bilinçdışı. Çünkü bilmek, bilinmek istiyor, hissetmek, hissedilmek… Dua etmek de daima bizi bu alanda olmaya yönlendiriyor. Bu alanın, bu bilincin bu işbirliğin olduğunu daima hatırlamak için.
Yanı sıra oyuncuların yaşamlarında başka açıdan gözlemleriz gelişimi. Aslında onlara olan bize de olur, sadece onlar zaman algısında görevliler ve hayatlarına şahit olduğumuz için; dışardan gözlenen olduklarından daha kolay görebiliyoruz. Örneğin onlar her bir rolde hayatı prova eder gibi yaşam deneyimi edinirler. Her rolde, duygu deneyim kazanırlar. Halihazırda aynı esnada kendilerini de gerçekleştirdikleri için bir sonraki aşamaya rahatça geçerler. Elbette bilinçaltı kayıtları programlamaları konusunda pratiklerine devam ediyor ve ilerlemeye dair hayat izin veriyorsa. Sonrasında da gerek, iş gerek özel yaşamlarında hayatın hep bir sonraki evreye onları hazırladığına şahit oluruz. Örneğin rol gereği anne olanlar, dizi ya da filmden sonra anne olma deneyiminin hakiki aşamasını yaşamaya geçiyorlar, bunun gibi… Yakîn; İlmel yakîn, Aynel yakîn Hakkel yakîn.
Bunu bilinçdışı yapıyor. Hepimize yapıyor, daima yardım ediyor. Bir film izlediğimizde o filmdeki konu ve içerikle ya da dizilerdeki içerikle; duyguyla, bilgiyle bizi daima bir sonraki sürece hazırlıyor. Her şey birbirini tamamlamak üzere durmaksızın çalışıyor. Bu hızı ve bağlantıyı sanırım hepimiz Lucy filminde izledik. Diğer yandan olayların nedenini sezinleyen ve ona göre zindanda olsa, Allah’ın bir bildiği vardır, diyerek orada da görevini yapıyor; El Emin olan Hz. Rabia Adeviyye; filmini de izledik sanırım. Her şeyin farkında olan Hz. Rabia’nın görevini nasıl kolaylıkla yaptığını gördük. Hızı deneyimlemek konusuna yeniden gelirsek orada bir pratik istiyor, beden, hız hakkında deneyimi için yemekle ilişkimizi gözlemlemeliyiz. Oruç perdeleri açınca, dünya frekansından bir gıda mideye inmediği zaman farklı işliyor. Meyvede farklı, pişmiş yemekte farklı, kuruyemişte farklı. Tamamen oruçlu olunca farklı. Sabah erken çok uyanınca da o erken saatinden perdesinden yaşıyoruz bilinçte. Çok farklı tefekkür halleri mashar oluyoruz. Bu tam da Dr. Mustafa Merter’in anlattığı katlarla da ilgilidir. Mucizeviyiz. Her şey Allah’ı zikrediyor. Martıların da Allah dediğine şahit olabilirsiniz, o saatte bir pratik yapmıyor, bir zikir ya da teheccüd namazına kalkmadıysanız dahi bir an için perdeler kalkabilir ve duyurabilir her yerdeki Allah zikrini. Hz. Mevla’nın içinde olduğumuz her an sanat, ona şahit oluyoruz her an.
insanın emeğiyle bir eser ortaya koyması çok kıymetli. Fakat bunu yapan yaptıranın kim olduğunu bilerek yapmak sanıyorum en kıymetlisi..
Davet konusuna dönecek olursak bazen gelişmenin dışında yaşam bize bazı bedelleri ödetmek için de bir maceraya çağırıp iş verebilir. Bu çoktan yapılması gereken bir vazifenin zamanında yapılmadığından şimdiye sarkmasından kaynaklanıyor olabilir. Şimdiyse şimdi… Neticede elimizi taşın altına koyma zamanıdır zaman. Yaptık yaptık her ne açıdan olursa olsun, bu da fırsattır, hangi alandan gelirse gelsin çağrılar aslında bize katkı sağlar, tekâmülümüzde tamamlanması gereken konuyu tamamlatıp hesabı ödetir, deneyim kazandırır ve her açıdan şifaya vesile olur.
Neden bütün bunları anlattım? Fiziksel bedeni, duygusal bedeni, zihinsel bedeni, enerji bedeni, mutluluk bedeni olarak izah edilen bedenlerimiz; yogada koshalar olarak da izah ediliyor. Aslında bu bedenlerimizi anlamak, tanımak neye ihtiyacımız olduğunu saptamak konusunda bize kendimizi keşfetmeyi sağlamada kolaylık sağlayabiliyor. Her bedenin birbirinden haberi olması ve birbirini onaylaması ve rıza yönünde davranması sonunda da o mutluluk bedeni olarak ifade edilen en üst katmana bedende ışıyoruz. Zihinsel olarak onaylamadığınız bir şeyi bedensel olarak yaptığımızda temeller sallanıyor, kayıplar oluyor yaşam enerjisi ve bedenler arası iletişimimizde bağlar sağlamlığını yitiriyor. O zaman duygu bedenimizdeki iniş çıkışlar, yaşam gücümüzü eksiltiyor. Hepsinin tam bütün dolu dolu olduğunda tam ve dengede olduğumuz bir hale geçiyoruz. Kâinat bizi bize anlatmak için birçok deneyime davet edip tatbikata sokuyor, özünde hepsi kendini bilmeye bir davet. Yoga eğitimi de birçok konuda bakış açısı, bilgi deneyim kattı. Bir eğitime cevap verdim ve maceraya başladım fakat bazen sınırları çizmeyi öğrenmeye de davet ediliyoruz çeşitli olaylar yaşayarak bazen de diplomasiyi öğrenmeye davet ediliyoruz. İşin özü en en başta biz evlat olmaya davet edildik dünyaya. Bütün macera da buradan başladı; anne olmak, baba olmak yaşarken daha pek çok role, göreve davet edileceğiz. Neticede yine bir davetle de bu dünyadan ebedi aleme gideceğiz. Herkesin tekâmülüyle ilişkili olarak on iki burç ve temasını yaşarken anlamaya ve kavramaya yönelik devran içre bir davette durmadan devran ederiz. Devran eder, seyran eder, hayran eder… Devran olur, seyran olur, hayran olur… O esnada eksiklerimizi görürüz, yeniden devran eder, seyran ederken bu arada eksiklerimizi bir nebze tamam eder yine hayran oluruz… Her bir sefer ayna nöronlarımız, kâinatla işbirliğimiz, kör noktalarımızı anlamaya davetidir, her şeyin gönlümüzden gönlümüze aks ettiğini anlamak ve gereğini yapmakla ilgilidir. Senin aklından geçenin bir başkasının söylediğine şahit olup bilincin nasıl daima birbiriyle bağlı olduğuna uyanıp hatırlayıp yeniden anlamaya bir davettir. Hatta bazen aklından geçeni bir başkasının o an yaptığına şahit olmak, aklın yolunun bir olduğunu hatırlamaya davettir. Halkın çokluk hakkın teklik olduğunu bilmek ikisi arasında dalgalanırca yaşamaktır. Kâinatla bu anlamda nasıl işbirliği içinde olduğunu keşfetmeye de davet ediliriz. Uyanmaya ve uyanık kalmaya, bilgiyi uyandırmaya davettir, davet ediliriz. Bunu nasıl doğru, nasıl yapıcı, nasıl güzel yapacağımızı öğrenmeye ve yapabilmeye de davettir. Herkesin birbiriyle bağlı ve herkesin birbirine karşı sorumlu olduğunu kabul etmesi gerektiğine dair idrak etmeyi hatırlamaya, hatırlatmaya dair bir davettir.
Sanat bu benzersiz ve sihirli yanı kendiliğinden hatırlatmaya vesiledir. Ve bu alanı daima kullanan bir disiplin. Zamanı birbirine bağlıyor, hafızayı ortak paydada buluşturuyor,, duyguları ifadenin çeşitli yollarını sunuyor, bağlamsız konuları bir arada işliyor ve yaşamın örüntüsü içinde aynı zemini oluşturup üzerinde yol almayı sağlayan yol oluyor. Herkes bazı konularda eksiktir fakat muhabbetle, sanatla tamam ediliyor, hazır edilebiliyor. Sanatın şifalandıran yanlarından biri bu; tamamlamak. Tamamlanmaya izin vermek… Yargısız bir oluş halinde şahit olurken olana ve oluşa bir de bakmışız tamamlanmalar olmuş. Bundan çok daha fazlasıdır elbette sanat. Ortak bir hafıza etrafında olmak, bağlamlar oluşturmak ve birlikte yapılanmanın yanı sıra bir ifade, estetik, disiplin ve tavır geliştirmek ve daha bir çok şekilde ifade bulacak olan tecelli vesilesi… Beraberinde uyandırdığı güzellikleri, neşveyi yaşamak da sanatla iç içe olanların emeğinin yediği meyvesi oluyor. Hayat daima ödüllendiriyor.
Sanatsal çalışmalar, evde yaşanıyorsa; resim, enstrüman icra etmek, şarkı söylemek bu süreci, sanatla geçirilen zamanı yaşamak o ana dair özel zamanların ve alanların, duyguların evde de oluşmasını sağlıyor. Bu alanlar da çok başka türlü besliyor gönülleri ve ilişkileri. Bu güzel hali yaymak emek, korumak emek., yaşamak emek… Hepsi ise sanat. Güzel ve incelikli davranışların sanatsal bir şifa olduğunu kavramak da… Daha ardı ardına gelen kelebek etkisince olanlara ne demeli? Sanat, yaşamın bu sihirli yanını hatırlayanlarla unutanlar ya da tekamül gereği henüz keşfeden ruhlar arasında da bir bağ oluyor. Sembollerle de bağlantıda… Anlam yüklemekten ziyade bilinçdışından yüklenen, getirilen sunulan anlama ifade olmak; teslim olmak da sanat… Sanatçılar da bu oluş halinin tecellisi içinde aynı gönül bağında gönül bilincini yaşayarak gönülden gönle köprüler kurarak, bağlayıp tutuyor
.
Terapi
Yunanca hizmette bulunmak, hastayla ilgilenmek, çare bulmak anlamlarını ifade eden “therapeuein” kelimesi bugün sanat, müzik için dünyada ve Türkiye’de binlerce yıllık bir geçmişi ifade eden bir kavram. Yaradılışın özünü anlatıyor; İlgilenmek. Nasıl bir ilgilenmek bu? Görerek, duyarak, dinleyerek, topraklayarak ve sağaltarak zihinsel ve duygusal süreçleri anlamak ve yapılandırmak… İlgilenmek “ilgi ve alaka”yı ifade ediyor. Aynı zamanda ilgilenmek manasına gelen bu kelime bana “Alak Suresi” ikinci ayeti de hatırlatıyor.
Sanatla (terapi) alakadar olmak, müzikle (terapi) alakadar olmak. Özde ilgilenmek, ilişkilenmek. Sihirli hayat bizi bazen o an için daha önce tanımadığımız insanlarla alakadar ediyor. O an için bilmiyoruz, kimin için bu iletişim. Fakat Allah bizi ilgi, alaka ve sevgiden yarattıysa bunda da vardır hikmet, diyoruz. Hak katında her şeyin bir şeye hizmet ettiğini daima hatırlıyoruz. Birini sevindirmek bir müşkülünü gidermek, birini ziyaret etmek, bir şarkıyla milyonlarca insana ulaşıp şifa olmak, ışık olmak, aşk olmak, kâinatı anlamak, anlatmak, birleştirmek… Daha neler mümkün? Bilmiyoruz. Deneyimledikçe bileceğiz. Olanı deneyimlemeye cevap verirsek; ki bu da yine bir çağrıdır; (o yine bizi geliştirecek. Kristalize olmuş, benzer şeyleri yaşadığımız zandan bir forma girmiş zihinsel yapıda olsak da ötesine geçtikçe sadece devam ettikçe gelişeceğiz. Devam etmek mucizenin kendisi olduğunu anlayacağız. En büyük keramet devam etmekmiş. Eğer devam etmeseydik doğamazdık… O bebek halimizle neler başardık. Hiç tanımadığımız insanların arasına katılamazdık. Anne, baba, abla, kardeş olamaz, bulamazdık. Nasıl koşulsuz bir teslimiyette geldiğimizi hayal edebiliyor musunuz? Her düşündüğümde yeniden heyecanlanıp hayran oluyorum bu halimize ve cesaretimize, her halimizle, bizler gerçekten inanılmaz mucizeleriz. Bizimle sürekli alakadar olan bir Allah’ımız var. Her şekilde bizi geliştirmek isteyen bir kâinat aracılığıyla daima iletişim kuran… Üstelik herkes ve her şeyle, inanılmaz bir alandayız. Peki bütün bunların idrakte de hediyeleri neler olabilir? Daha ileri tekâmül? Daha çok sevgi? Daha çok keşif? Daha?.. Daima ötesi olan ve ötesine geçmedikçe kestiremeyeceğimiz muhteşem bir deneyim… Bilinçdışı sürekli bizi dinliyor, bizimle ilgi ve alakadar oluyor… Boyutlar aşmamız iletişimde olmayı başarabilmemiz bekleniyor. O yüzden bizim daima gelişmemiz yönünde her an işaretler gönderiyor. Çünkü tevhide erdirmek ve o alandan yaşamı yeniden tanımlamak ve bir diğer aşamayı yaşamaya başlamamızı istiyor. Buna cennet bilinci de deniyor neler var cennete? Göstermek istediği o kadar çok şey var ki! Bizim idrak ve kapasitemizin hazır olması gerekiyor. Bunun için de her şey sunuluyor. Tekâmülde bir aşama daha yol almış olmamız öyle önemseniyor ki! Buradan aslında geçiyoruz değil mi? Bunu hatırlayınca da her şey daha da bir değer ve anlam kazanıyor. Her şeyi burada bırakıp gideceğiz, elimizdekilerin yanımızdakilerin ve bilmemiz gereken ne varsa onların kıymetini bilmeliyiz, kendimizin de çünkü buradaki gibi kıymet bilmeyi de bırakacağız.
Kimimiz için sadece hayatı yaşamak bir vazife ya da deneyimken kimimiz için üretmek, hizmet etmek olabiliyor. Kimimiz için sebepler dairesinde bir görev ifa etmekken vazife kimimiz için motive etmek olabiliyor. Herkesin etkisi, vazifesi, tekâmülü başka. İlerlediğinde bütün bunları yapabilecek bir donanıma erişmiş olabilir, keşfedebiliyoruz. İnsanın olağanüstü özelliklerini kullanabilmesi, farklı şuur boyutlarına erişmesi ve kullanabilmesi şahane yetenekler geliştirmesi en iyi haline ulaşma ihtimallerimiz arasında en iyisine geçmesi… bütün bunlar için her şey mevcut. Yeter ki biz başarabilelim. Bunun için kendi ruhumuzu, birbirimizi yükseltmeyi, sevmeyi öğrenelim, birbirimizi engellemek yerine yol açıp yol verelim… neticede kim ne yaparsa kendine özde kendine yapıyor. Bizim atalarımız bunu çok iyi biliyor ve çok iyi yapıyordu. Zira bu ömür bir kerelik, bu ömür hepimize lazım. Ömrümüzün, amellerimizin ziyan olmaması adına Allah’a sığınıp dua etmeli… Duyguları ifade etmek, kendimizi anlamak, sevmek, saymak, özen göstermek, kaderimizde emin adımlarla ilerlemek nasıl olabilir? diye sormak… Her şeyin ötesine geçip; üzüntü ne varsa, hakiki bir insan-ı kâmil nasıl davranır, diye düşünmek, o açıdan devam etmeyi şiar edinmeyi hatırlamak… özünde her halin hakkını vermek vazife.
Dünyamızda olanların, ülkemizde olanların nazikçe şifalanması, yumuşacık sevgi ve ifadelerle şifalanması için neler mümkün? Bilemiyorum. Fakat daha iyi gelen şeyler okumak, dinlemek, söylemek ve üzerinde tefekkür etmek bizi iyileştiriyor, güzelleştiriyor, olgunlaştırıyor. Bazen bir şarkıdan yola çıkıp kendimizi okumak, bazen hayatı sevgiden dokumak iyi geliyor. Günde beş vakit kendi merkezimize çağrılıyoruz. Çağrıya icabet etmek iyi geliyor… Her gün “kahramanın biz olduğumuz kahramanın yolculuğu” kurgumuzda kendimize davet ediliyoruz. Kâinatın çarkları bir araya geliyor şifa akıyor. Bu şifaya davet ediliyoruz… Bak kâinat hizaya geldi, sen de gel çağrısı bu… Kainatla hizlan Yüce Allah’ın karşısında hizalanmış çık ve her vakitte her şeyin hak olduğunu hatırlayıp tamamlan. Sağına selam soluna selam daima hakka selam ederek kendinden kendine hizalanarak tamamlan. Çünkü bu ve bu Yüce Yaratıcıyla buluşma daveti tarifsiz. Merkezimize kılavuzlanmak tarifsiz. Namaz bize merkezlenmeyi öğretiyor. Bunu tek başına yapamayız. Aynı anda aynı saatte aynı dualar ve hareketleri yapanlarla (bilinçdışından) birlikte yaparız ama bir yanımız bilir yüzlerce kalp Muhammedi bilince kılavuzlandığını, herkesin üst katlardaki bilincine yükselerek dengelendiğini. Bu da kuantum alanda olan eşsiz birliktelikle olan bir tevhidi bir deneyim. İsteyene nasip olsun.
Namazda cevaplar, ilhamlar fikirler, ikramlar nazikçe gelir… Zihinde tamamlanması gereken konular tamamlanır, yaşamın içinde görünmeyen fakat bize şifa olacak perdeli durumların perdeleri açılır. Olayların iç yüzü aşikâr olur. Bedende arınma başlar. Hiçbir yargı, öfke olmaz. Hepsi ayan olur ve akar. İyisine de kötüsüne de şahit oluruz namaz kılarken, akan bilişleri seyrederiz. Orada temiz
Yanı sıra daha çok şarkı dinleyip ve söylememiz neden gerekli? Neden ilâhiler dinleyip söylemeli? İlâhiler de bizi bize davet ediyor, öğretiyor, gönülden başlayarak ıslah ediyor, ocaktaki sevgiyi cemâli uyandırıyor, herkesin en çok ihtiyacı olan neyse onu tamam eden ulu ozanların aşıkların ruhu adeta o ana doluyor, çoğunlukla bu tamam eden duygu sevgi, idrak, kültür hafızası, bazen bir sevgi ifadesi ya da bir bakış açısı olabiliyor. Kâinatın işleyişini dahi ilâhiden öğrenebilirsiniz. Ruhî bir tatta tamlık hissinin, özümüzle kavuşma bilincini hissettirebiliyor. Neye ihtiyacımız olduğunu çözüp söyleyebilsek kendimize çok ama çok büyük bir adım atmış oluruz. Kendimize çok ama çok yakın olmuş oluruz. Kulaktan gönle doluyor.
Sevgi
Bu kelime bana birçok şey çağrıştırsa da bundan ziyade bize tam hissettiren bir duygu olduğunu söylemek isterim. Yakın zamanda olan üzücü olayların temelinde de sevgisizlik, iletişimsizlik olabilir mi? Her ne oluyorsa başkalarını suçlamadan, nötralize edebilen tarafa geçip yapabileceğimiz ne varsa yapmalı örneğin “zero limit” vb. ya da zikirle ya da kendimize, ailemize hakiki sevgi paylaşarak sevgiyi üretmeli, yer vermeli gönüllerde ağırlamalı. Sevmeye devam etmeli. En azından buna niyet etmeli. Olan üzücü olaylara ses çıkarmamaktan söz etmiyorum. Aksine ses çıkarmaktan söz ediyorum fakat olayların en başında; yani bu durumlar ortaya çıkmadan seslerimizi çıkarmalıyız, sevgiyle, saygıyla, teşekkürle. Bunu nasıl yapıldığını bilmeyenler var. Bilenler, öğrenenler şanslı. Bilmeyenler? Bilmeyenler nasıl seveceğini bilmiyor. Birçoğuna da hayat unutturuyor. Suçlamak çözüm değil. Arifler, kırılsa da incinmemeyi öğütler, dünyadaki sevgi eksilmesin kâinatta bu sıcacık duygu sönmesin, diye. Kırıldık üzüldük ama sevgiyi söndürmeden nasıl olacak? Ne yapabiliriz? Nasıl güzel ses çıkarabiliriz? Bunu yapmanın önündeki gizli duvarların yıkılmasını selametle nasıl sağlayabiliriz? Nasıl aşabiliriz? Elbette sınırları çizmeyi, korumayı bilmiyorsak öğrenmeli. Peki sonra? İnsan daima uyanık olabilen bir varlık değil. Bunun için bazı konulara hayatımızda yer verip neden sonuç ilişkisince ilerlemeye açık olmalıyız. Bizi iyiye götüren, bizi yüksek katlara çıkartan, bizi rahmani olan davranışlara dikkat etmeliyiz. Sanatı hayatımıza katmalıyız. Bu hem azalan bilgi parçalarını tamam eden, hem iletişimi sağlayan, hem eksilen duyguları tamam eden ve bizleri yüksek katlardaki bilince eriştiren sanata yaşamımızda yer vermeye en azından niyet etmeliyiz.
Nerden başlamalı?
Klasik eserler dinleyip bize sevmeyi ve sevgiyi ifade etmeyi öğretmesine izin verebiliriz. Dilin, gönlün, sesin bir olmasına şahit olabiliriz.
Türkülerimizi açıp dinleyip onları birbirimize söyleyebilmek de gönlümüzün sıcağını korur, ifade edemediğimiz, alamadığımız veremediğimiz sevgiyi ifade etmemizi sağlar, o var olan duyguda yakılmış Türkü an be an o duyguyu saklar. Biz söylerken duyguyu yaşar, eseri yaşatırız. Türküler de bize o duyguyu yaşatır.
Nefesleri, deyişleri dinleyip bize alemin devranın hikmetlerini nasıl anlattığına şahit olabiliriz. Evlerimizde güzel şarkılar, Türküler, ilâhiler açıp dinlemek, mum, kandil yakmak gibidir. Işık olur. Böylece sevgiden, gönülden yaşarız anı ve bu anlardan oluşan bir muhabbette başlanır her şeyle, dönüşüm başlar, hatta kendiliğinden olur.
Ruhu kandil olmuş ozanlarımızın şarkıları, nefesleri, deyişleri, ilâhi eserlerini dinledikçe onların hikmetli ruhları adeta evimize misafir olur, hikmetli sözleri gönlümüze karışır. Bir mum ışığı, kandil ışığı kadar, hatta kimi güneş gibi evlerimize, gönüllerimizde doğar. Hâlimiz, ışığımız güzelleşir, neşemiz gürleşir, varlığımızın eksik yanları tamam olur. Sevgimiz tanımlanır. Hakikat oradan yol bulur; konuşurken dahi ışırız bu vesileyle.
Burada değinmek istiyorum ki hastanelerde müzik terapi olması harikulade bir gelişme. Fakat takdir edersiniz ki bu geç kalındığı anlamına gelebiliyor. Ülkemizde olanlara bakınca bazı konularda geç kalındığından üzülüyoruz. Çünkü sevgiyi, insanın değerini daha çok hatırlamaya ihtiyacı var, daha çok sevgiye ihtiyaç var. Özümüzü daha çok sevmeye ve özümü daha çok kabule ihtiyacımız var. Bize ait güzellikleri yaşamak, hatırlamak ne yazık ki bazı durumlarda gelişmemişlik gibi gösterildiği ve öyle algılandığı durumlar oluyor. Oysa kim neyi reddediyorsa kendindeki bir yanı reddediyor. Bilse kabulün getireceği hikmeti, bereketi ve gücü… Yanı sıra bilse bir nefesi ya da ilahiyi idrak edebilmenin ve elbette onu dile getirenin ruhî gelişmişliği, eminim böyle düşünmez. Düşünemez. O naifliği hissetse…
Bizim değerlerimizin farkına varsak, daha çok yaşamımızda yer versek… Mesele evde, ocakta pişen yemek nasıl bereketli ve güzelse, sevmek de öyle pişiyor evde, sevgiye dair duygular da ocakta pişince güzel, bereketli, lezzetli ve doyurucu oluyor. Ocakta ait olduğu yeri ve o olduğu konumun anne ise anne baba ise baba abla kardeş… Neyse o sırada kime nasıl bir aitlik ve tanınma varken her nasıl tam ve mutmain oluyorsa ve o tanınma ve aitlik olmadığında o tanımlar bağlar olmadığından bu sefer o rolün içini dışardan doldurmaya başlıyor. Fakat temek ocak. Her şeyde olduğu gibi. Temel sağlamsa üstüne bir şey gelebiliyor. Sanatta da böyle. Dikkat ettiniz mi kutsal topraklar biziz. İstanbulluyum, diyoruz. İstanbul’a bulanmış bir ruh… Fantastik gibi gelebilir fakat tam olarak öyle. Kutsal topraklar bizim bedenimiz, ocağımız oluyor. Biz tam ve bütün yapmaya yarayacak birçok konu olabilir. Tekamül elbette olacaktır… Fakat evde nasıl herkes ait olduğu rolde ve görevdeyken herkes tam ve bütün hissediyorsa, eserleri dinledikçe de başka konularda tamamlanıyoruz. Hatta hayattın eksilttiklerini de tamamlıyoruz. Bu topraklarda bestelelnen şarkılarımız, yakılmış Türkülerimiz, söylenmiş şiirlerimiz bize söz geçirebiliyor. Birinin bir şeylerin sözlerin insana geçmesi o kadar önemli ki. Tamamlar, o söz geçiyorsa tamamlar, bizi bir sonraki ana taşır daha neler neler.
Bir gün anne baba çocuğuna söz geçiremediği için bir hocaya götürürler. Hocadan rica ederler; “Hocam, bizim çocuk her gün aşırı derece bal yiyor fakat yememesi gerekiyor. Doktor da yasakladı fakat biz söz geçiremiyoruz. Hoca da “Tamam ama kırk gün sonra gelin,” diyor. Anne ile baba çocuklarını alıp evlerine dönüyorlar. Kırk gün sonra yeniden hocanın yanına gidiyorlar. Hoca çocuğu yanına çağırıp, “evladım bir süre bal yeme oldu mu?” diyor. Çocuk “evet,” manasında başını sallıyor. Annesi ve babası hocaya soruyor, “hocam madem bu kadar kısa sürecekti ihtarınız neden geçen sefer geldiğimizde uyarmadınız?” Hoca şöyle diyor; “O zaman ben de çok bal yiyordum. Sözümün geçmesi için ondan istediğimi önce benim yapmamam gerekiyordu, bu sebeple kırk günü doldurunca yeniden gelmenizi rica ettim,” diyor. Hoca kırk gün kendini yapılandırdı ve bu yeni yapılanmayla yavrucağı mayaladı ama çocuğun mayalanması için mayanın istenen yönde kayıtlanmış olması lazım geliyordu. Yanı sıra bulunduğumuz alanın da manyetik kaydına bu kayıt işliyordu. O sebeple birbirimize karşı daima sorumluyuz. Dünyaya sorumluyuz. Her şeyden sorumuyuz. Bu konunda yine önereceğim “Zero Limit” etkili bir kitap. Bazı şeyler sönümlense bazı şeyler kayıttadır. Bu kayıtları arındırmayı sağlayan sözcükleri ve gücünü anlatır. Bizim söylediğimiz her şey alanda… Ama şu bir gerçek biz onları dönüştürebiliyoruz. Dualar, zikirler, zero limit yöntemiyle ve ilahiler, şarkılar, Türkülerle.
Gönülden niyet ediyorsak bir yol açılıyor gönüllerimizin neşve bulması, güneşin doğması için. Bir şey önce manada oluyor, sağlık da böyle sıhhat de böyle, bizler manada gönlümüzü, ruhumuzu beslediğimiz zaman dirayetli oluyoruz, gönlümüz ferahta oluyor. İlişkilerimiz dengeli ve güzle oluyor. İlişkilerimizin içinde huzurda huzurla oluyoruz. Kendimizi ifade edebilecek güzel haller zuhur ediyor. Ne olursa olun sevgiyle geçinmeye gönlümüz oluyor. Çünkü kalplerimizi yumuşatan dualarımız ve kültürümüz var. Ya bu kültürden uzak düşmüş olanlar? Allah kolaylıkla ve güzellikle yaklaştırsın. Allah sevsin ve sevindirsin, gönülleri yumuşatsın. Belki daha çok Mevlevi Ayin Klasikleri dinlemeli, kim bilir belki o zaman kız çocukları bunların yaşamaz… İlahiler, klasikler dinlemeli o zaman daha kalpten sevgiden olabilir ve doğabilir her şey… Çünkü dinlerken bir kalpten olmaya başlarız. Kalpten gönülden olan eserleri dinledikçe gönülde oluruz. Herkesin ibadetince hemhal olması gönül yolunda ne mutlu… Bir dergaha, cem evine, camiye ya da kiliseye gidebilene… Herkes kendi kültürünce, yol bulmalı gönlüne. İşin özü kalplerin yumuşayabileceğini hatırlatmak her fırsatta birbirimize. Korolara katılmak da kalpleri yumuşatır. Atalarımız bize yolu gösterdi. Gidebildiğimiz yerlere gidelim fakat evde de bu ateşi yakmaya özen gösterelim. Dökme suyla değirmen bir yere kadar dönüyor. Ocakta sevgi üretmek, şarkılarla aş pişirmek, doğru anlamaya, doğru ifade edebilmeye gönül vermek, gönülden gönle bir yol kurmak bulmak için bir muhabbet yolu bulamayı yılmadan denemek… Yollar belli.
Sanatta, tiyatroda farz edin bir oyun izlediğinizi. O oyuncu kaç kez o sahneyi tekrarladı? O anı üretti oturttu güzelleştirdi pişirdi ve size sundu. Siz de izlerken mayalandınız o tavırla… Çünkü bizler ortak hafızada bunu yaparak iletişim kurup bilgiyi paylaşıyoruz. Yüksek varlıklar olarak bilgi transferi yapabilen kolektif alanda muhteşem bir bilinciz. Bilincin kendisiyiz. Bilinç kolay anlar fakat beden bilincinin anlaması o tavrı duyguyla birleştirmesi ve yaşamın içinde giyinmesi… Adeta izlenen oyunca o hali bir kıyafet olarak sunuyor.
Şarkılar için de böyle; kaç defa söyleniyor bir şarkı. Ses, tavır, üslup, duygu, teknik bilgi hepsi birlikte cem oluyor vücutta; cami olunuyor. Tüm bedenler, olgular birleşiyor. O güzel ses neden sonra, belirli frekansla da dinleyen geçiyor.
Rahmetli dedem, dedelik evresinde müziğini icra etmiyordu, emekli olmuştu. Yurtdışında çalışmış Türkiye’ye dönüp ailesine sevgi, saygı, ilgi alaka verebilecek şekilde bir yaşam içindeydi fakat onun kalbinin ritmi daima bize sevgiden yayın yapıyordu. Müzik onun içindeydi ve hepimizi aynı sevgi frekansında sevmeyi biliyordu, o bize bunun nasıl yapıldığını hayatın içinde davranışlarıyla gösteriyordu, müziğin sihrini yaparak yaşatamıyordu, her fırsatta tuttuğu ritimler hariç. Diğer dedem de babamın babası, hayat telaşından, dönemin getirdiği süreci yaşarken nefesleri bir kenara bırakmak zorunda kalan ataların çocukları olmuştu. Ama onlar ve ataları bırakmak zorunda kalsa da bilinçdışı alan bırakmaz, bıraktırmaz atalar. Evet bizim davranışlarımızdan oluşan kayıtlar var, yanı sıra sürdürülmesi istenenler var. Yanı sıra bilginin de kendini bildirmek isteyen tarafı da var. Söyletmek ifade etmek ister. İki taraftan da gelen bilgiyi uyandırmak için bilinçdışı daima çalıştı, çalışır. Sadece benim için değil bu uyandırma servisi. Fıtratım gereği hassasım; yükselenim balık. Fakat 33 yaşında Güneş döngüsü yenilenirken doğduğumuz andaki aydınlanmayı yeniden yaşıyoruz, ben de yaşadıktan sonra oldukça uzun araştırmalara, okumalara başlayınca anladım. İnsan doğası gereği yeniden doğuyor. Dolayısıyla bilince erişmiş bir varlığın; artık o bebek halinde bilincinde olmadığından, o bilincindeki kayıtları doğan güneşle apaçık görüyor. Şaşırsa da bu işin içinde bir sihir olduğunu ediyor… yaşananların üstüne muazzam Güneş bilinci doğunca bilinç de bilinçdışı da görünür oluyor. Bilinçte yol bulmak isteyen bilgi, başka bilinçlerde de ışımak istiyor onun görevi o ışımak, uyandırmak o da vazifeli. Bilginin doğası bu. Bu bana özel bir durum değil, bilginin doğası bilinmek istiyor. Görevi bu. Esması bu. Fıtratı bu. Muhabbeti bu. Yine de bilinçdışıyla erken yaşta tanıştığımı söyleyebilirim, rüya ve benzeri beden dışı deneyimlerle. Onun dilinden bir daha erken yaşlarda anlamaya başlamıştım. Çok çok kitap okudum. Kitaplığımı her evremde sahaf dostlarla yeniledim. Ya da hediye ettim. O kadar çok okudum ki okuduğum yazarların gönlüne temas etmeye, bilinçdışından onların bilinciyle bağ kurmaya başladığımı keşfettim.
Çok erken yaşta başladım. O hikayenin bir ayağına girmeyeceğim ama bir ayağı; yani sebebi Avusturya’dan geldiğim için ve eğitime orada başladığım için buraya döndüğümde her şeyi okumaya başladım. İlk okulda Ahmet Hulusi okudum. Dedemin kütüphanesinde onlar vardı. Ardından pek çok kitap edebi kitap, sosyoloji temelleri olanlar, dünya klasikleri, Türk edebiyatı… Neden bunları söylüyorum? Kitap okumak insandaki bilgiyi uyandıran DNA’yı en hızlı şekilde uyandıran etkinliklerden biri. Bakın, ben ne kadar kitap okudum gibi bir büyüklenme yerinden söylemiyorum bunu. İşleyişe uyanan; kuru kuruya hadi şarkı söyleyelim, demediğimi anlat için söylüyorum. Kitaplar da, İlahiler de, şarkılar da bizi daima rahmani alana taşıyor. (tabii ki bu alanda olan yazarlar ve bestekârlar için bu söylemek istediğim) Her bilgi katkı ve DNA’da aktivasyon yapıyor. Allah’ın yöntemi bu. Kuran-ı Kerim bir kitap, Hz Davud ilahilerle konuştu, Hz. Peygamber efendimizle Kuran ile… Hali enerjisi değişmiş birine ne okuyoruz? Dua. Çünkü o fıtratına döndürüyor. Doğalına… Yani kutsal halimize döndürüyor. Biz kutsalız. Kutsal topraklar biziz. Bizi bu kutsallıktan alıkoyacak içeriklere karşı dikkatli olmalıyız. Ezan da bize topraklarımızı temizlemeye, düzenlemeye davet ediyor ve bizi düzenliyor. Tüm kâinat yamulsa ezan vakti var olan düzenleme ile her şey en son halde geldiği bilince erişiyor fakat doğal haliyle; manyetik alanlarımızdan söz ediyorum. Kimimiz beşer gözüyle de görebiliyor. Ne olursa olsun bu olağanüstü bir durum. Bu alan korunuyor, yenileniyor, son haliyle üretiliyor ve yaşam oluyor. Nasıl bir yaşam içinde olmak istersiniz? Nasıl isterseniz o doğrultuda harekette ve dikkat olmamız gerekiyor. Olağanüstü bir işlevselliğin ve an be an yaratımın içindeyiz! Hayranlık uyandıran bir durum bu, işte bizim okurken de kendi bilincimiz, kendi gök kubbemiz böylesi bağlantılar kuruyor, yenileniyoruz, en son halimize geliyoruz ve hatta üstüne ilhamlar gelecek kadar açık taze diri oluyoruz. Söylediğimiz ilâhiler, şarkılarla da kâinatla bağlanıyoruz yeniden o Cemâlinden ve bu hal ile yeniden yapılanıyoruz. Eserleri söylerken onları dile getiren ulu ozanların gönlüne temas ediyoruz. Onların ulu ruhlarından bilgelikler bizi mayalıyor. Benzer hikâyeler içinden geçiyor, benzer hikâyeler içinde geziyoruz. Çünkü Allah’ın yöntemi bu. Kitap. İlâhi. Mûsıkî. O naif, o aşk, o ilham dolu gönülleri kelimelerle hizalıyor kendine. Karşılıklı oturup rabıta kurmuşuz gibi feyzini akıtıyor gönlümüze. Yani bizim atalarımız, hurafe denilen görünmeyen bu bilinçdışı alanı, bugün, kuantum dolaşıklık denen kısmını alâsına hakimdi. Bu alanın kendilerini ve iyiliğiklerini manipule etmek için kullananlardan korumayı ve bu alandan manadan iyiliği devam ettirecek soylarına ulaşmayı şiar edindiler.
Aşikar etmek ne hadde zaten her şey ayan. Anlatılmış her bir yerde, görüyor okuyan…
Hani hepimiz yabancıyız bu aleme ya hani bazen bazımız bazen köklü hissetsek de bazımızın ruhu seferde ya… İşin özü, kesret vahdet tevhid cem… Halk da hak ta halk olmaya geldik. Herkes birbirini dengeliyor; bir esmayı yaşatıyor, benim de maksadım edeben ilimden, kitaptan, sanattan, atalarımızın irfanından açıkça söz edip onların ve ilmin büyüklüğüne hayranlığını bir daha dile getirmek ve hatırlatmak. Bazen düz ifadelerle anlatmak şifa oluyor. Neyi beslediğimizi neyle beslendiğimizi hatırlamak için…
Edeben susarken unutmamak için…
İnsan kendini insanla bulduğu gibi insan insanla kendinden çalınabiliyor. Şeytanın ili yok. Bazen düzdür, açıktır tıpkı o ayan olan gibi… Yer gibi, gök gibi… basabiliyorsak, görebiliyorsak, yaşıyorsak… Basittir bazen tebessüm gibi ama unuturuz işte…
Unutmakta hizmette…
Bize de işte insanlığımızı ve hikâyemizi hatırlamak için var şarkılar, ilâhiler, kültürümüze dair anılar… Hatırlamak için kim olduğunu ve nerden geldiğini.
Şimdi bilginin, ilmin hasını bilen köklerimizin değerini, edebini ilmini açık kabul etmeyen yanlarımız, yönlerimiz, bilinçaltımız varsa şimdi kabul vermeye niyet edebilirsiniz; “Bu toprakların, alimlerin, ariflerin atalarımın bilgeliğini kabul ediyorum. Kendimi bu bilgeliğe, ilme açıyorum. Buna izinliyim, bu güvenli ve bu huzurlu olan…”
Güney Amerika Şamanlarının muhafaza ettiği ilimle yol aldım uzun bir süre. Onlar da bu topraklarda sırlı tutulup unutturulan ilmin muhafızı olarak Dünya insanlarına kendini hatırlatma muhafızlarıymış meğer… Kitaplarla yola çıktım yeniden. Tıpkı Ahmet Hulusi okuduğum gibi evde var diye okudum… Yanı sıra hepimizin kökleri şaman olduğunu hatırladım. Aslında Kam. Asıl şaman Türklerin bizler olduğunu öğrendiğimde sevinsem şaşırsam hangisini yaşasam bilemedim. Çünkü benim için sihirli olan konular, meğer yaşamın tam da içindenmiş. Çok şükür iyi iki Güney Amerika Şamanları açık açık bunu hatırlatan bir alanı tutuyorlar, kitapları yazıp yayımlıyorlar ve daha derin bir yerden özüne uyanıp seni ait olduğun yöne doğru yönlendiriyorlar. Evrensel işleyişin içinde Allah’a dua eden kulların cevabına kadim yollardan cevaplar geliyordu; 33 yaşımda da kendi şaman atalarımız geldi ve bana Güneş yeniden doğduğunda Hoca Ahmet Yesevî ile uyandım. Gelen cevapları okumam için beni beni bir süre arındırdı. İçinde olduğumuz ama idrakten yoksun halde bildiğim Hz. Ali ve Hz. Muhammedî olmak ne demek bunu anlamaya yönlendirdi. Önce bütün bunlara şahit etti, sonra köklerime emanet etti. Türk Şaman hocalarımla çalışma fırsatım olduğunda ayrıca sevindim ama ilim ilimdir Dünya bilgisi insanlığa ve özüne sevgiye ışık tutan her bilgi bizimdir. İyi ki diyorum hepsi için. İnsan dün yediğini unutabilecek kadar naif. Hepimizin birbirimize hakikati hatırlatmasına, aktarmasına diri tutmasına daima ihtiyacı var. Gaybtan da oluyor. Bunlar konuşulmalı. Çünkü eğer bunlar konuşulmazsa başka saçma şeylerle dolabiliyor. Bana bu topraklarda bu yolu tutanlar elbette yine hocalarım ve Kuran-ı Kerim. Şahsım adına söyleyebilirim ki bu bilgi uyumuş halde olmasına rağmen çok enteresan zamanlar geçirtip beni bu bilgilere muhafız kıldılar. Hayat çağırıp dururken beni ne olduğunu anlamıyordum. Sürekli “mavi hap mı kırmızı hap mı?” diye sormadan kırmız hapı ikram edildi ve aldım. Yaşadığım süreç kolay değildi. Ailem başlarda yadırgasa da olanları, onlara durumu anlatmak da başka bir vazifeydi, anlata anlata sürecime şahit, tanık ve dahil oldular ve herkes birbirinin sınavı oldu. Anlatınca bitti mi? Hayır ama her seçimde köklerimin yeşermeye başladığını birlikte görüyorduk. Çünkü Allah kutsal topraklarımızı işgal etmiş her bilincimizi adeta yeniden düzenliyordu. Bütün bunları yapan yaptıran Allah’tı. Allah’ın bizi, kendimizi ve ailemizi ülkemizi besleme, koruma şeklini öğreniyor hatırlıyordum. İçinde olduğumuz ama daha nelere kadir olan, olacak olan ocağı hatırlatıyordu daima. Ocağı daima temiz tutmayı, ocağın kalp olduğunu, ev olduğunu, kalbinde; evinde olman gerektiğini. Evi. Ev halkını. Aileyi. Ocak yeniden tanımlanıyor ve daima güncelleniyordu özenle; bilinçdışından (atalarımızdı bunu yapan). Türk kültüründe ateş, ocak, aile ocağı çok önemli olduğu bilinir. Asker ocağı da denir. Ocak bizim piştiğimiz yerdir. Yaşayarak öğrendiğimiz, birbirimize öğrettiğimiz, birbirimizle öğrendiğimiz yerdir ve ocaktan başlamak gerekiyordu; benim tekamülümde bu yön baskındı. Uzun lafın kısası tüm öğrendiğim hatırladığım şeyler ocakta ister kalabalık ister tek olalım gönlümüz ferah, bağlarımız samimi olmalı. Neşe, muhabbet, samimiyet daim olmalı. Affedici olmalı, bazı olumsuz şeyler; duygular baştan fark edip dönüştürülmeli. Bizler Arslanız, Alp Erenleriz, Şamanız, Kamız Ademden bu yana da peygamber soyundanız değil mi? O zaman feraset, basiret açıklığı dilemeli… Kendi ruhumuza ve muhabbetimize giden yolları kanalları açmanın, yollarının hangileri olduğunu anlamaya niyet etmeli. Uyanması gereken bilginin uyanmasına izin vermeli. Kendi topraklarımız (bedenimizde) yabancı gibi yaşamamalı. Elbette geçici bu alem fakat o manada misafir olmak baka bir mevzu. Kutsal topraklarında kutsallığını nasıl yaşayabilirsin? Keşfet…
Müzik terapi ve sanat terapi de hastanelerde olması çok güzel fakat işin özü biz ilgi, alakayı kendimize, evimize, ocağımıza, kim varsa doğru şekilde göstermeyi öğrenmemiz de güzel. Evde ocakta sevgiler, duygular, umutlar diri tutulması adına bilinçdışından buna yönlendiriyoruz. Bunun huzur verdiğini getirdiğini gören bilinç bunun iyi geldiğini anlayınca o yönde ilerlemeye daha açık hale geliyor. Ev, ocak, kişinin, ailenin, milletin kalbi. Bir diğer yandan da üretim alanı. Nasıl mutfakta yemek yapıp yiyorsak aynı ocağın mana ocağında da neşe, sevinç, hayata dair huzur, güven, muhabbet bu ocakta oluşup pişiyor. Ruhun gıdasını üretebilmeyi de öğrendiğimiz yerdir ocak. Bunu yapabilmek için malzemeleri tanımalı, lezzetlendirebileceğimiz tatları evde keşfetmeli.
Kolay değil, zırhlı ve çok katlı bir var oluşa sahibiz. Bunu en çok yeni bir şey öğrenmeye çalışırken fark ederiz. Gözümüzle gördüğümüzü bedenimiz uygulamadan öğrenmesini bekleyemeyiz. Elementlerle bakınca toprak, su, ateş, hava, eter dediğimiz bedenlerimiz vardır. Her biri farklı öğrenir her biri üst üste iç içedir hepsinin bir olması; tevhit etmesi bize tüm ilginç bakış açılarınca öğrenmenin mümkün olduğunu gösterir. Her biri birbirinden haberdar ve huzurluysa mutluluk bedeni katmanındayızdır. Bizim bu katmanda her anlamda; öğrendiklerimizle de tam ve bütün olmamız için (bu sebeple de tekrarda daima fayda var) yaptığımız ritüelleri yapmaya devam etmemiz gerekiyor, herkesin bir başka kendimiz olduğunu bilip nazik olmayı hatırlamamız gerekiyor. Biz kendimize davrandığımız hali üretiyoruz, dışardan bu ürettiğimiz halin bize yansımasını yaşıyoruz. Başkasına yargıda bulunursak aslında kendimizi yargılıyoruz. Her ne yapıyorsak bize döneceğini, kendimize yaptığımızı daima hatırlamamız gerekiyor. Anlar kırılır başka bir zaman diliminden bilinçten yeniden kaynak yapılıp bağlanır, bağlandığı yerden yeniden aynı canlı şuurdan devam edebilecek şekilde birbirimizin hafızasına katkı oluruz. Bu birlikteliklerle devam edilebilecek bir kolektif ağda oluruz. Uzaysal bir uzaklığın fakat bir o kadar yakınlığın içinde daima tuhaf bir dualite içinde ama tevhitle idrak edilebilen ve kendinden kendini doğuran bir kainatın içinde olmak kolay değil elbette. Birbirimize ihtiyacımız var. Daima kendimize ve başkalarına tahammül, sevgi ve nazik yanımızla izlenimler bırakıp devam etmeye… Bazen Hz. Şems gibi bir Güneş’in doğması bizi hizaya çeker… Allah’ın işine karışılmaz. Fakat alıp bıraktığımız her nefes, izlenim bırakıyor ve yeniden kuşanıp bir sonraki kaydı oluşturuyor. Çoğunlukların seçimi doğru olmasa da bazen doğru sanılıyor. Ne yazık ki böyle bir illüzyona kapılmak gibi naif yanımız var. İzleyenler bilir Hz. İsa’nın hayatını anlatan bir filminin sahnesinde bu çok güzel anlatılır. Ruhunu karanlıkların ele geçirdiği bir insanla karşılaşır Hz. İsa. Oradaki herkes öyledir ve herkes kendinden bihaberdir. Hz. İsa bu kişiye bakar ve karanlık ruhunu görürü, onu kovacak olan tertemiz nefesinden üfler… Kendi ruhundan üfler ve adam kendine gelir, karanlığın şerri adamdan yok olup gider.
Şarkılar, nefesler, deyişler ilâhiler de içimizdeki karanlıkları kovar. Yerine hakikatimiz olan saf ruhu sevgiyi yeniden mayalar uyandırır ve ışığımızı örten ne varsa onları kovar ve güneşimizi yeniden açığa çıkar, parlar.
Her an böyle bizleri bir sonraki ana taşıyan bir haldeyiz. Bilincimiz çok zarif hemen uyumlanan bir dalga… Bu sebeple de tekrar da fayda var. Birbirimize daima nazik olmayı tekrar etmekte, sevgiyle iletişimde olmada, düşünceli olmayı tekrar etmede, kendimizi ve başkalarını düşünmede tekrar edenlerden olalım ziyanı yok, faydası var. “İyi”lik baki olur. Öğrendik, diye devam etmeyi bırakırsak olmuyor. (İyiliğin de ocakla ilgisi var; Ocağın ateşine iye deniyor. Ne kadar benzer değil mi iyelikle iyilik… ) Bilakis durumu öğrendiğimiz için daha çok devam etmemiz gerekiyor. Tüm bedenlerimize aksettirmemiz, tüm bedenlere öğretmemiz, tüm bedenlerimize söz geçirmemiz, tüm bedenlerimize iyiliği, nezaketi tanımlamamız, tanıtmamız ve tüm bedenlerimize sevgiyi, saygıyı öğretmemiz, öğrenileni selametle beceriye dönüştürmemiz ve hayata geçirebilmemiz… Kolayca nasıl olur? Bunun için neler mümkün?
Bu tek başımıza bilinçli yapabileceğimiz bir şey değil. Hep birlikte insanın yapısını bilen işbirlikçi dostlarla daha kolay. Bizi dengesiz halimizde dengeye gelecek kadar sağaltan buna alan tutan ve yeni latifliklerin, güzelliklere alışmaya olanak sağlayan dostlar, olaylar, hikâyeler, içerikler anılar oluşturmak için dostlar gerek.
Hayata doğduğumuz an itibariyle bir bilinç havuzu içinde bilinç ve bilinçdışı alandan gelişmemiz için sürekli öğrenmeye ve deneyim kazanmaya davet ettiriliyoruz. Kendi isteğimiz, diye sandığımız şey, doğacak bir bebeğin gelişiminde bir katkı olması için bir mana kaydı; bilgi olabiliyor, başka birinin duasına cevap, dedenden miras epigenetik uyandırılması gereken bir hafıza olabiliyor, sadece bilinmek isteyen uyanmak isteyen bir bilgi olabiliyor. Ne olursa olsun devam etmek iyi niyetle bizi bu sevgi, aşk sağ canlı kılıyor. Vardır bir hikmeti, diyerek yola devam etmek bizi diri tutuyor. Öğrenmek gerekenleri öğrenmeye açık olmak, bilinçdışından bilince geçiş yönünde köprüleri kuruyor. Eril dişil, anima, animus, ilahi kutsal dişi, ilahi eril dengeleniyor. Özde her şeyin haktan olduğunu bilmek ise dupduru bir sakinliği getirip tüm kaotik sesleri susturuyor.
Yine de “bu kime ait?” diye sormak önemli. Çünkü her şey /hiçbir şey bize ait değil. “Bu kimin için?” diye sormak… önemli. “Bilinç koyup ait olduğu yere gönderiyorum,” dememiz yeterli oluyor bu enerjisel yükten özgürleşmek için. Bilinç koyup gönderiyorum, dediğimizde ihtiyacına cevap vermeye açık bir alan olduğunu iletip hatırlatırken biz de bize ait olmayan his, duygu, isteklere karşı uyanık oluyor ve o anda arınabiliyoruz.
Ben de hatırlamak için anlatıyorum. Hepimiz her şeyi biliyoruz. Sadece unutup unutup hatırlıyoruz. Bu şekilde hatırlatmayı bir vazife edinmiş bir yanım…
Aile döngülerini iyileştirmek için konusunda da benzer; bilinçdışı alandan yönlendiriliyoruz ve hesapları ödüyoruz. Ödememek yolları tıkıyor, ödeyebilecek dirayet ve sezgisel bilişe sahip olana da ne mutlu, bir fırsat doğuyor, şükretmeli…
Geçtiğimiz hafta sonu tüm köklerimde, doğarken ölmüş tüm kız çocukları ve son günlerdeki yansımaları için ve tüm erkek çocuklar için mum yaktım ve onlara dua ettim. Ardından şarkılar söyledim. Neyin, kimin sevmeyi bilmesi deneyimlemesi ve ifade edebilmesi gerekiyorsa, bunu en nazik, en güzel şekilde hatırlaması için ve yaşayabilmesi(ni diliyorum) bütün bunlar için dua ettim… Umarım tüm kız çocukları ve tüm erkek çocuklarının ruhlarına şifa olmuştur. Umarım herkes bu dünyaya cennetten saf pür bebekler olarak geldiğimizi hatırlar ve pek de kolay olmayan bu insan olma deneyimde birbirine daha nazik olmanın ne çok şeyi çözebileceğini hatırlar, hatırlatır. Bu vesileyle 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü ve tüm çocukların günü kutlarım. Yaradılıştan bu yana tüm doğamamış, doğmuş, doğarken ölmüş olanların ruhu şad olsun. Bize eksiğimizi gösterdiniz yine… Bilen sorumludur, denir. Biz nerede hata, eksik yapıyorsak ülkecek, kolayca tamamlayalım, doğrusunu yapalım, umarım.
Sevgiyi sevmeyi sevmeyi söylemeyi güzel sevmeyi bilenler, eriller, dişiller bunun nasıl yaşanacağını bilenlere çok iş düşüyor. Görünen görünmeyen alandan bu bilginin yayılmasına vesile olan herkese çok iş düşüyor. Belli ki çok ihtiyaç var.
Ülkecek selametle, nazikçe yaradılıştan bu yana gelen sevgiyi bilememe, layığıyla yaşayamama hâli şifalansın, bu sebepten ışığa gitmesi gerekip de gidemeyenler, doyasıya sevilme hissini duyumsayıp kolaylıkla şifalansın, gitmeleri gereken yerlere kolayca ulaşsın. Bedende, sevgiyi ifade edemeyenler, yaşayamayanlar, hissedemeyenler, kolaylıkla ifade edip, alıp kabul edip verip çoğaltır hale gelebilsin, nazikçe, selametle, güzellikle zarafetle. Mevcut dünyamız içinde kayıtlı kalmış ve kendi kendini tekrar eden, ettiren tüm hüzünlü sevmeler, varsa kalıtsal atasal negatif kayıtlar Yüce Allah’ın ilahi ışığı ve sevgisiyle harikulade bir latiflikte sevgi hissiyle kuşansın, şifalansın. Yargıdan, öfkeden işleyen çaresizlik bilinci, tembellik, kıskançlık ve umutsuzluktan, korkudan işleyen düşünce ve davranış modelleri; katılaşıp forma girmiş tüm negatif tekrarlar, yaratımlar, davranışlar, düşünceler, bakış açıları ve kopya ve tekrar eden olumsuz inançlar selametle nazikçe şifalansın. Her birimizde yollarımızı açan ilâhi ve yapıcı sevgi doğsun. Yaradılıştan bu yana çıkmaz sokaklarda, çıkmazlarda kalmış her yanlış sevme tanımı şifalansın, sevgi, sevilme isteği kolaylıkla selametle şifalansın nazikçe tamamlasın, en güzel haliyle bu hisler kimlere yüklenmesi gerekiyorsa onlara yüklensin ve yeni güzel yollar açılsın, bağlar kurulsun, yollar sevgiyle kurulsun, sevgiye çıksın, sevgiden olsun, sevgiden doğsun ışık.
Bazı şeyler gizli ifade edilmesi gerekir edeben… Öylesi sirayet gönle fakat kime aşina ne zaman aşina? Kaç kat daha tanımlarken unutabiliyoruz, yeniden biraz akıldan biraz gönülden aşinalığımızla devam ediyoruz, hepsi lazım. Doğu ve Batının cem olduğu bu topraklarda her Allah’ın ne de olsa. Biraz öyle hatırlamalı biraz böyle… Hatırlamalı ki menakıbnamelerde her şey anlatılıyor, Kuran-ı Kerim’de anlatılıyor. Allah Kuran-ı Kerim ile doğrudan bizlerle konuşuyor. İnsanın aklının katmanlarında akıldan çıkıp şaşkın olurken etrafındakiler anlamazken kitaplar imdada yetişiyor… Şükür, birileri anlatmış diyoruz, Şükrediyoruz. Kuran-ı Kerim okumak Kuran-ı Kerim’le konuşmak; Allah’la konuşmak. Allah bizimle konuşuyor Kuran’dan da hayattan da… Açık açık biz örtük anlatılanları yanlış mı anladık doğru mu anladık derken… Bazılarımız bu konulardan tümden çekindiğinden… unutan bilinçlerimize bunu hatırlatmak konusunda edeb ediyoruz. Edeb daim olsun… Fakat edebi savunurken toplum bazı şeylerin sessiz ve gölgede kalmasından dolayı ne yazık ki üzücü şeyler yaşıyor. İşin özü yaşanan olaylar gösteriyor ki biz ifadeyi, sanatla, ilimle, kelamla güzellikle anlaşılacak derece ayan etmediğimiz süreci iyiyi, güzeli hatırlamaya hatırlatmaya bu dünyanın hassaslığındaki herkes başka bir yerinden algılamaya açık oluyor. İnsanın ne denli hassas olduğu da unutuluyor. Daima doğruyu hatırlatacak ifadelerle aydınlatmaya açık ve hazır olmalıyız.
Kadınların ve erkeklerin ve tüm canlıların hassas ve canlı olduğu ve hepsinin Allah’ın olduğunu, Allah’ın yarattığı canlar olduğu unutuluyor, her şeyin Allah’tan olduğunu hatırlamak bizi biraz daha iyi kılmaz mı? Hatta soralım bunu hatırlamak bize neler katar?..
Bu hatırlamak, Allah’ı sevmek gerekiyor. O sevgi için de belki dua, alemin yaradılışın bu yana sevgiden yoksun kalmış tüm ruhları, canları, her bir parçası, zerresi, tüm kâinat ve alemler Yüce Allah’ın koşulsuz sevgisiyle dilerim nazikçe tamamlansın, sevgiyi yaşamamış, yarım kalmış her bir can, sevgiyi yaşamış doymuşca şifalansın. Tüm gönüllerde, ocaklarda bu bilgi selametle ve nazikçe anda sevgiyle doluversin, özümsensin.
Sürçü lisan ettiysem affola, hak bildirsin…
Çok mu düz anlattım?
Her zirve başka bir dağın yamacı imiş, biz hangi yamaçtayız bilmiyoruz.
Bazen nasıl anlatacağımızı da bilemeyebiliyoruz, Allah bildirsin dilerim.
Hatta ettiysek af olsun. İlla şifa, ışık, nur, sanat ve aşk olsun…
Muhabbetle…
Gülçin Sarı


Bir yanıt yazın